Kategori: Notlar

Projelerden vakit buldukça hayata ve kendi zihnime dair öylesine karaladıklarım.

  • DEHB ile Yaşayan Biri Olarak Odamı Nasıl Kurdum

    DEHB ile Yaşayan Biri Olarak Odamı Nasıl Kurdum

    Aynı anda birden fazla projeye dalan, sık sık odağını kaybeden ve masası her zaman kaotik olan biri olarak odamı kendi zihnime göre yeniden kurgulamam gerekti. Beynimin zayıflıklarıyla savaşmak yerine, o zayıflıkları kabul edip mekânı benim için çalışır hale getirdim.

    1. Giriş Terminali (Drop Zone)

    Eve veya karavana girdiğim ilk saniyede elimdeki kritik eşyaları (anahtar, cüzdan, telefon, kulaklık) fırlattığım sabit bir alan oluşturdum. Amacım “Anahtarı nereye koydum?” diye düşünmeye fırsat bulmadan eylemi otomatik hale getirmek. Evden çıkarken her şeyin tek bir noktada beni beklediğini bilmek büyük bir rahatlık.

    2. Dış Hafıza Duvarı (Visual Cortex Extension)

    Odadaki bir duvarı dev bir mantar pano ve beyaz tahtaya çevirdim. “Gözden ırak olan, akıldan da ırak olur” kuralı DEHB’de çok daha sert işliyor. O günün en önemli 3 işini veya anlık fikirleri hemen oraya yazıyorum. Fikirleri sürekli zihinde tutmaya çalışmak işlemciyi (beyni) yoruyor; onları duvara yazarak zihnimi özgürleştiriyorum.

    3. Görülebilir Depolama (Visual Storage)

    Odamda kapalı dolaplar yerine genellikle şeffaf kutular ve açık raflar kullanmaya başladım. Kutuların üzerine dev puntolarla içindekini yazıyorum. Kapalı bir dolabın içindeki karmaşa bende “başlatma felci” (task paralysis) yaratıyordu. Eşyaları doğrudan görebilmek, onları kullanmayı ve üşenmeden yerlerine koymayı inanılmaz kolaylaştırdı.

    4. İstasyonlaştırma (Zonal Segmentation)

    Odayı fonksiyonel bölgelere ayırdım. Masamın bir köşesi sadece “Yazılım/İş”, diğer bir köşesi sadece “Hobi/3D Yazıcı” ve yatak sadece “Uyku” için. Beynimin o bölgeye girdiğinde ne yapması gerektiğini otomatik olarak anlamasını sağlayarak, karar yorgunluğumu (decision fatigue) minimuma indirdim.

    5. Dağınıklık Sepeti (Doom Basket)

    Odanın köşesine şık ama devasa bir sepet koydum. O an yerini bulamadığım, ayıklamaya üşendiğim veya masada yığılmaya başlayan her şeyi hiç düşünmeden içine atıyorum. “Ya mükemmel yaparım ya hiç yapmam” tuzağını bu sepetle kırdım. Odanın genelinin kaosa dönmesini engelliyor, ayıklama işini ise sadece “enerjim olduğu” bir zamana erteliyorum.

    6. Zaman Görselleştirici (Chronos Visualization)

    DEHB’nin getirdiği en büyük sorunlardan biri “Zaman Körlüğü”. Bunu aşmak için dijital saatler yerine dev bir analog saat kullanmaya başladım. Hatta masamda belirli işlere ne kadar zaman ayırdığımı gösteren renkli mekanik zamanlayıcılar duruyor. Zamanın akışını tıpkı bir pastanın dilimleri gibi fiziksel olarak görmek, beni o anın içinde tutuyor.

    7. Duyusal Sınırlandırma (Sensory Shield)

    Zihnim görsel ve işitsel gürültüden çok çabuk yoruluyor. Odaklanmam gerektiğinde hemen gürültü engelleyici kulaklığımı takıp “Brown Noise” açıyorum. Akşamları ise tepe lambasını asla kullanmıyor, ortamı sadece sıcak ve loş LED’lerle aydınlatıyorum. Odadaki duyusal uyaranları azalttığımda, zihnimdeki o bitmek bilmeyen uğultunun da sustuğunu fark ettim.

  • Dopamin, Disiplin ve Küçük Değişiklikler

    Dopamin, Disiplin ve Küçük Değişiklikler

    Bir süredir hayatımda bazı şeyleri rayına oturtmak ve kendi içimdeki kaosla başa çıkmak için yoğun bir mesai harcıyorum. Kendi eksikliklerimi yüzüme vuracak, beni psikolojik olarak daha sağlam bir yapıya hazırlayacak profesyonel bir destek (psikolog) bile almaya başladım. İnsanın kendisine dışarıdan bir gözle bakabilmesi gerçekten sarsıcı ama bir o kadar da iyileştirici bir süreç.

    Bu süreçte kendi zihnimin nasıl çalıştığına dair aldığım bazı notları buraya bırakıyorum.

    Kendi Kendine Konuşmanın Gücü

    Eskiden “kendini telkin etmek” bana kişisel gelişim zırvalığı gibi gelirdi. Ama başarılı insanların ortak özelliğinin, zihinlerini kendi kelimeleriyle programlamak olduğunu fark ettim. Artık başarısız olacağımı düşündüğüm o karanlık anlarda zihnimdeki sese yenilmek yerine kendimle sesli konuşuyorum. Zor olsa bile üstesinden geleceğimi, bir yolunu bulacağımı kendi kendime tekrar ettiğimde, sürece başlamadan bile o eylemi ateşlemiş oluyorum.

    Zihindeki Düğümü Kağıda Dökmek

    Sürekli düşünen, aynı anda birkaç farklı projeye kafa yoran bir zihnim var. Bu durum bir noktadan sonra her şeyin karmakarışık olmasına yol açıyor. Çözümü yazmakta buldum. Bir sorunu çözerken onu sadece kağıda yazmak, gözünün önünde somut bir metin olarak görmek bile inanın o karmaşayı anında netleştiriyor.

    Kendime “Kum Torbası” Gibi Davranmayı Bırakmak

    Kendimde fark ettiğim en kötü özellik, hep başarısızlıklarımı hatırlayıp kendime adeta bir kum torbası gibi davranmaktı. Beni en çok geriye çeken şeyin bu olduğunu anladım. Artık herkesin hikayesinin farklı olduğunu kabul ediyor, kendimi başkalarıyla kıyaslamayı bırakıp iyi taraflarımı da tebrik etmeye çalışıyorum.

    Günümüzde başarı sadece zengin olmak gibi pazarlansa da, bence en büyük başarı kişinin kendi iç huzurunu yakalayabilmesidir. Zengin olup mutluluk illüzyonu yaratan, ama içten içe mutsuz olan o kadar çok insan var ki…

    Hızlı Tüketim ve Yavaşlama İhtiyacı

    Çağımızın en büyük sorunu hızlı tüketim ve odak problemi. Artık hiçbirimizde bir ağaç dikip onun büyümesini sabırla bekleyecek mecal kalmadı, her şeyin sonucunu anında görmek istiyoruz. Gün içinde durup anı yakalayabilmek, yavaşlamak ve bunun kısa bir yaşam yolculuğu olduğunu kendime hatırlatıp derin bir nefes almak bana çok iyi gelmeye başladı.

    Zihnimin Oynadığı Oyunlar: Bilişsel Çarpıtmalar

    Psikolojik olarak iyileşme sürecimdeki en kritik adım, kendi düşüncelerimi gözlemlemeyi öğrenmem oldu. Örneğin; yolda yürürken bir arkadaşım bana selam vermeden geçtiğinde, zihnim anında “Seni sevmiyor, seni ciddiye almıyor” demeye başlıyordu. İşte tam o anda durup, bu sesin sadece bir varsayım olduğunu kendime söyleyebilmek büyük bir güçmüş. Eğer o an kendimi durdurmazsam, bilinçaltım o arkadaşıma karşı yeni bir cephe açıyor ve içten içe ona bilenmeye başlıyordum. Bu sis perdesini dağıtmayı öğreniyorum.

    Zihni Kaliteli Suyla Beslemek

    Zihnin sürekli su verilmesi gereken bir çiçek gibi olduğunu anladım. Zamanında okuduğum bir kitap veya izlediğim bir dizi, o dönemki hayatıma nasıl yön verdiyse, bugün tükettiğim içerikler de yarınımı şekillendiriyor. Kendimi ne kadar kaliteli bilgiyle doldurursam, o dönemde o kadar kaliteli bir vizyona sahip olduğumu görüyorum.

    Arabesk Kurban Rolünden Çıkmak

    Bozuk bir yiyecek nasıl mideyi bozuyorsa, arabesk bir tavır da insanın ruhunu bozuyor. Bir dönem kendime acımanın, “her şeyi salmak lazım” demenin konforuna sığındığımı fark ettim. Kurban rolüne girip “Daha iyi şartlarım olsa farklı olurdu” demek, yerimde saymam için harika bir bahaneydi. Oysa iltihap kapmış bir yara, sadece bekleyerek ve şikayet ederek iyileşmiyor.

    Dopamini Stabil Tutmak (Ve Oyunları Silmek)

    Bana gerçekten neyin iyi gelip gelmediğini kestirmem gerekti. Örneğin; saatlerce oyun oynadıktan sonra inanılmaz bir suçluluk hissedip koca bir günü verimsiz geçirdiğimi fark ettiğim an, o oyunları tamamen sildim.

    Oyunda, kontrolü bende olan bir karakteri istediğim gibi yönlendirmek kolaydı. Ama gerçek hayattaki kendimi yönetemiyorsam, oyunda yüz defa kazanmamın ne anlamı vardı? Bu iç disiplini yakaladığımda kendime olan saygım çok daha fazla arttı.

    Değişimi Küçük Parçalara Bölmek

    İnsanın kendini değiştirmesi bir anda olmuyor. Kendimde beğenmediğim özellikleri bir gecede düzeltmeye çalışıp kendime kızmayı bıraktım. Bahçedeki bitkilerden öğrendiğim en net kural şuydu:

    Bir tohumun üzerine bir damacana su dökerek, onun aynı gün çiçek açıp büyümesini bekleyemezsiniz.

    Artık hedeflerimi küçük lokmalara ayırıyorum. Sadece belli bir özelliğimi değiştirmeye odaklanıp kendime zaman tanıyorum. Çünkü 1 yıl bile aslında hiç uzun bir süre değil.

  • Kendimi Tanırken Öğrendiklerim

    Kendimi Tanırken Öğrendiklerim

    Bilgisayar başında saatlerce kod yazdıktan sonra karavanın içine geçip sadece bir ahşap parçasını zımparalamak başlarda bana çok garip geliyordu. Zihnim sürekli bir sonraki adımı, çözülmesi gereken diğer problemleri, yetişmesi gereken işleri düşünüp duruyordu.

    Bir dönem Doğu felsefesine, özellikle Zen kültürüne çok kafayı takmıştım. Sri Nisargadatta’nın metinlerinde veya okuduğum diğer felsefi kitaplarda hep aynı şeyin altı çiziliyordu: Sessiz kal ve zihninden geçen düşünceleri, kırmızı ışıkta beklerken önünden geçen arabaları izler gibi izle.

    Bunu bilgisayar ekranına bakarken yapmak benim için neredeyse imkansızdı. Ama ellerim toz içindeyken, sadece o an yaptığım fiziksel işe odaklandığımda zihnimin gerçekten yavaşladığını ve “anda kalabildiğimi” fark ettim.

    Aslında sistem çok basit çalışıyor. Bedenin bir yeri kanadığında acır ve “beni tedavi et” der. Ruh da aynı mantıkla işliyor; içindeki o nedensiz huzursuzluk, mutsuzluk hissi aslında “bir şeyleri değiştir, içe dön” çağrısı. Uzun bir süre bu huzursuzluğu dışarıdan yeni bilgiler edinerek, daha çok okuyarak, daha çok şey öğrenerek çözebileceğimi sandım. Oysa asıl mesele, insanın kendi zihninin düşünme mekanizmasını dışarıdan bir izleyici gibi gözlemleyebilmesindeymiş.

    Buda’ya atfedilen çok sevdiğim bir benzetme vardır: Bir çiçekten hoşlanırsan onu koparırsın ama bir çiçeği gerçekten seversen, onu her gün sularsın. Gerçekten sevdiğim şeylerin (bu aylarca süren bir karavan inşası da olsa, yeni bir yazılım projesi veya köpeğim de olsa) üzerine titremenin, onları tüketmek yerine her gün yavaş yavaş beslemenin bana çok daha iyi geldiğini gördüm.

    Schopenhauer, insanın kendi yeteneklerini ve sınırlarını çok iyi tanıması gerektiğini, ancak buna uygun bir amaç edinen kişinin mutlu olabileceğini söyler. Kendi mutluluğu için her şeyi ezip geçenlerle, mutluluktan tamamen feragat edenler arasında bir yerde durmaya çalışıyorum ben de.

    Kendimi bildiğim, sınırlarımı test ettiğim, dışarıdaki gürültüye kulak tıkayıp kendi atölyemde sessizce üretmeye devam ettiğim o orta noktada. Belki de insanın okuyabileceği en değerli kitap, günün sonunda yine kendisidir.